Bir seçimin en önemli tarafı sandığın kendisi değil, sandığa giden yolu neyin doldurduğudur.
Söz mü?
Proje mi?
Tecrübe mi?
Yoksa bolca slogan, biraz kalabalık ve gerektiğinde başkasının gölgesi mi?
Ben yıllardır Edirne’nin ticaret ve iş hayatını takip eden bir yayıncı, gazeteci ve köşe yazarı olarak adayların ne söylediğinden önce, söylediklerinin karşılığını merak ederim.
Çünkü seçim dönemlerinde herkes konuşur.
Herkes çözüm üretir.
Herkes “ortak akıl” der, “istişare” der, “üyeyi dinleyeceğiz” der.
Mesele bunları söylemek değil.
Mesele, sandıktan sonra da aynı sözlerin arkasında durabilmek.
Oğuz Kurum da ortak akıldan, istişareden, üyeyi dinlemekten, ticaretin önünü açmaktan ve tarımın geleceğine yön vermekten söz ediyor.
Güzel.
Fakat benim işim kulağa hoş gelen cümleleri alkışlamak değil.
Ben sorarım. Cevabı aday verir.
O halde soralım.
Ortak akıl diyorsunuz. Farklı düşünen üyeleri gerçekten dinleyecek misiniz?
Üyeyi dinleyeceğiz diyorsunuz. Üyenin talebi kararlara yansıyacak mı?
Ticaretin önünü açacağız diyorsunuz. Göreve geldiğinizde ilk somut icraatınız ne olacak?
Tarımın geleceğine yön vereceğiz diyorsunuz. İlk olarak hangi soruna müdahale edeceksiniz?
Ve en önemlisi:
Bugün verdiğiniz sözlerin arkasında, seçimden sonra da duracak mısınız?
Çünkü seçim kazanmak başka şeydir.
Verdiğin sözün yükünü taşımak başka.
İşte benim için mihenk taşı burada.
Bir adayın kürsüde ne kadar güzel konuştuğundan çok, sandık kapandıktan sonra o sözlerin ne kadarının ayakta kaldığına bakarım.
Fakat bu seçimde yalnızca adayları değil, adayların etrafında kurulan görüntüyü de dikkatle izlemek gerekiyor.
Çünkü siyasetin eski bir refleksi vardır:
Kendi ışığı yetmeyen, başkasının projektörünün altına geçer.
Buna “destek” denir.
Oysa her destek, yalnızca destek değildir.
Kimi gerçekten inanır ve yanında durur.
Kimi katkı vermek için elini taşın altına koyar.
Bir de başkasını öne çıkarırken kendisini yeniden görünür kılmaya çalışanlar vardır.
İşte orada destek ile hesap arasındaki çizgi incelir.
Geçmişte bir makam taşımış olabilirsiniz.
Bir dönem milletvekili olmuş, önemli görevlerde bulunmuş olabilirsiniz.
Bunlar siyasi geçmişinizdir. Tecrübenizdir.
Ama geçmişte taşınan bir unvan, bugünün sandığında başkasının yerine oy kullanmaz.
Dahası…
Dünün makamı, bugünün adayına otomatik bir itibar senedi değildir.
Bir adayın önüne geçmişin ağırlığını koyarak onun boyunu büyütemezsiniz.
Çünkü makamın gölgesi adayı bir süre daha uzun gösterebilir.
Ama gölge, insana gerçek bir boy kazandırmaz.
Adayın yanında görünerek adaydan daha fazla konuşmak…
Adayın cümlesine kendi cümlesini eklemek…
Kendi siyasi geçmişini adayın bugünkü iddiasına kefil gibi göstermek…
Bunun adı artık yalnızca destek değildir.
Bu, başkasının üzerinden yeniden sahneye çıkma arzusudur.
Ve kusura bakılmasın:
Sandık, siyasi nostalji müzesi değildir.
Eski fotoğraflar, eski unvanlar, eski makamlar bugünün seçmenine “buna güven” deme yetkisi vermez.
Çünkü sandıkta geçmiş değil, bugünün iradesi konuşur.
Bir adayın arkasında bir makamın gölgesi olabilir.
Ama oy, gölgeye değil adaya verilir.
Aday kendi sözüne, kendi projesine ve kendi iradesine güveniyorsa zaten başkasının siyasi mirasına yaslanmak zorunda değildir.
Yaslanıyorsa da bunu kalabalıkla, unvanla ve geçmişin parıltısıyla gizlemeye çalışmak yalnızca görüntüyü büyütür.
Görüntü büyür, ağırlık büyümez.
Üstelik Edirne, kimin neyi neden yaptığını anlayamayacak kadar yabancı bir şehir değildir.
Kim kimin yanında?
Kim kimi öne çıkarıyor?
Kim konuşuyor?
Kim susuyor?
Kim kendi hesabını başkasının hesabına eklemeye çalışıyor?
Bunların hepsi görülür.
Hem de sandık yaklaşırken değil, sandık kurulduğunda.
Kendini herkesten akıllı sananlara da küçük bir hatırlatma:
Seçmen figüran değildir.
Üye de kimsenin dekoru değildir.
Sandık bir tiyatro sahnesi olmadığı gibi, geçmişteki makamların bugünkü gölgesinde kurulacak bir oyun hiç değildir.
Ben adayların yerine karar vermem.
Ben sorarım. Aday cevap verir. Üye dinler. Sandık hükmünü verir.
Sonra herkes kendi hanesine yazılanla baş başa kalır.
Kim kendi sözüyle yürümüş, kim başkasının gölgesine ihtiyaç duymuş; bunu sandık zaten söyler.
O yüzden mesele basit:
Kendi sözün varsa söyle. Kendi projen varsa ortaya koy. Kendi gücün varsa onunla yürü.
Çünkü başkasının gölgesinde büyüyen her şey, güneşin altında aynı görünmez.
Kendini olduğundan büyük göstermek kolaydır; önemli olan, güneş doğduğunda da aynı ağırlıkta kalabilmektir.
Çünkü kardan adamların heybeti de hükmü de güneş doğuncaya kadardır.
Mihenk taşı budur:
Söz değil, sözün arkasında durabilmek.
İddia değil, hesabını verebilmek.
Destek değil, kendi ayakların üzerinde durabilmek.
Ben sorumu sordum.
Şimdi söz, sözün sahibinde.
Vesselam.