İnsan kendi geleceğini düşünür.
Siyasetçi de düşünür.
Yarın hangi koltukta oturacağını, hangi listede yer alacağını, hangi kapının kendisine açık kalacağını hesaplar. Bunda şaşılacak bir şey yok. İnsan, kendi hayatının hesabını yapar.
Ama siyasetin tam ortasında bir soru belirir:
İnsan kendi ikbalini düşünebilir; peki bir siyasi parti kendi ikbalini düşünerek mi hareket eder?
Hele söz konusu olan, Türkiye'nin ana muhalefet partisiyse…
İşte burada mesele artık kişisel olmaktan çıkar.
Çünkü ana muhalefet koltuğu, sahibine verilmiş özel bir mülk değildir.
O koltuk, milyonlarca seçmenin emanetidir.
Mahkeme kararı tartışılır.
Yanlış bulunabilir.
İtiraz edilir.
Hukuki yollar sonuna kadar kullanılır.
Bunların hepsi demokratik siyasetin içinde vardır.
Fakat bir kararın ardından ortaya çıkan siyasi tabloya bakıp da şu soruyu sormamak mümkün değildir:
Bu mücadele partiyi ayakta tutmak için mi veriliyor, yoksa herkes kendi siyasi geleceğini kurtarmak için mi koşuyor?
Çünkü parti zor günündeyken herkes kendi tarafına çekiliyorsa, herkes kendi grubunu koruyorsa, herkes yarının hesabını bugünden yapıyorsa…
Ortada büyük bir sorun vardır.
Ve o sorun yalnızca mahkeme salonlarında aranmaz.
Bazen sorun, siyasetin aynasında görünür.
İnsan kendi ikbalini düşünebilir.
Belediye başkanı yeniden seçilmek isteyebilir.
Milletvekili tekrar aday olmak isteyebilir.
İl başkanı görevini korumak isteyebilir.
Teşkilat yöneticisi yarınını hesaplayabilir.
Bunların hepsi anlaşılabilir.
Ama bir siyasi partinin bütün hesapları bunların toplamından ibaret değildir.
Çünkü parti dediğiniz yapı, kişilerin kariyer planlama merkezi değildir.
Parti, kişilerin yükselmesi için kurulmuş bir asansör hiç değildir.
Parti, ortak bir siyasi iradenin taşıyıcısıdır.
**Bugün sizi yukarı çıkaran yapı, yarın sizin siyasi geleceğiniz uğruna aşağı çekilecekse…
Orada siyaset değil, hesap vardır.**
Şimdi biraz daha açık soralım.
Türkiye'nin ana muhalefet partisi kendi içinde birbirini tüketirken, iktidarı kim denetleyecek?
Millet geçim derdindeyken, genç iş ararken, emekli ay sonunu düşünürken, çiftçi maliyet hesabı yaparken…
Ana muhalefetin enerjisi neden kendi içindeki koltukların hesabına bu kadar kolay teslim oluyor?
Seçmen sandığa gittiğinde ona ne anlatılacak?
“Biz ülkeyi yönetmeye hazırız” mı?
Yoksa:
“Önce kendi içimizde kimin nerede duracağını halledelim” mi?
İkincisini seçmene anlatmak kolay olmayacaktır.
Çünkü seçmen, siyasetçinin koltuğundan önce kendi sofrasını düşünür.
Bir de yerel siyaset var.
Ankara'da bir liderin yanında durmak kolaydır.
Bir fotoğraf karesinde görünmek kolaydır.
Bir siyasi grubun arkasında saf tutmak kolaydır.
Zor olan, kendi şehrinde kendi vicdanının yanında durabilmektir.
Liderler değişebilir.
Genel başkanlar değişebilir.
Parti yönetimleri değişebilir.
Ama yerel siyasetçinin seçmenine karşı sorumluluğu değişmez.
Bu nedenle Ankara'daki siyasi hesapları Edirne'ye taşımadan önce herkes kendisine şu soruyu sormalı:
“Ben burada partimin geleceğini mi düşünüyorum, yoksa kendi siyasi geleceğimi mi?”
Cevabı herkes kendisi biliyor.
Çünkü siyaset biraz da omurga meselesidir.
Her rüzgârda yön değiştiren bir siyasi anlayış, bir süre yol alabilir.
Fakat hiçbir rüzgârın yönünü belirleyemez.
Omurgalı olmak, her zaman aynı kişiyi desteklemek değildir.
Omurgalı olmak, desteklediğin kişi yanlış yaptığında da doğruyu söyleyebilmektir.
Bazen kendi tarafına itiraz etmektir.
Bazen kendi grubunun alkışını göze almamaktır.
Bazen de çok sevdiğin bir koltuğu, çok daha büyük bir siyasi sorumluluk uğruna bırakabilmektir.
İşte o zaman siyaset, makam arayışından çıkıp karakter meselesine dönüşür.
CHP'de kim haklı?
Kim haksız?
Kim kazanacak?
Kim kaybedecek?
Bunların cevabını zaman, hukuk ve sandık verecek.
Fakat bugün bundan daha önemli bir soru var:
“Bu kavganın sonunda CHP kazanacak mı?”
Çünkü taraflardan biri kazanabilir.
Bir isim kazanabilir.
Bir grup kazanabilir.
Bir kongre kazanılabilir.
Bir koltuk korunabilir.
Ama **bütün bunlar olurken parti kaybederse…
Kazanan gerçekten kimdir?**
İşte siyasetin asıl hesabı burada başlar.
Bu nedenle CHP'li siyasetçilere bir öğüt:
**Kendi geleceğinizi elbette düşünün.
Ama geleceğinizi, mensubu olduğunuz yapının zayıflaması üzerine kurmayın.**
Bugün kazandığınız makam yarın elinizden çıkabilir.
Bugün yanınızda duran yarın başka yerde olabilir.
Bugün alkışlayan yarın sessizleşebilir.
Fakat geriye bir şey kalır:
Kriz gününde nasıl davrandığınız.
Partiniz zor durumdayken koltuğunuza mı sarıldınız?
Yoksa partinizin omzuna mı?
Kendi grubunuzu mu korudunuz?
Yoksa ortak geleceği mi?
Bu soruların cevabı bir gün mutlaka önünüze gelir.
Ve son söz yerine, bir cümlelik bir uyarı:
Siyasette herkes kendi ikbalinin peşinden koşabilir; ama kimse kendi ikbalini bir siyasi hareketin geleceğinden daha büyük görme hakkına sahip değildir.
Çünkü koltuk geçicidir.
Unvan geçicidir.
Liderlik geçicidir.
Teşkilat değişir.
Dengeler değişir.
Fakat insanın siyasi karakteri, en zor gününde yaptığı tercihle kayda geçer.
Yarın kimsenin yanında olmayabilirsiniz.
Kurduğunuz siyasi yapı dağılabilir.
Bugün savunduğunuz isim yarın tarih olabilir.
Ama bir gün geriye dönüp baktığınızda kendinize vereceğiniz tek bir cevap kalır:
“Ben o gün neyi korudum?”
Eğer cevap “kendimi” ise…
**Siyaset yapmış olabilirsiniz.
Ama siyaset adına emaneti taşımış olmayabilirsiniz.