İnsan başkasına ayna tutarken kendi yüzünü unutabilir. Hele aynayı tutan elin sahibini kimse sorgulamıyorsa…
ETSO seçimleri üzerine kaleme alınan yazıyı okudum. Sandıkla başladık, koltuklarla devam ettik, ahiliğe uğradık; derken ticarete, aile ilişkilerine ve kişisel çıkarlara kadar uzandık.
Edirne’nin ticaret hayatını konuşmaya çıkmıştık, neredeyse herkesin özel hayatına uğrayıp dönecektik.
Lütfücüğüm, kalemin epey geniş bir coğrafyada dolaşmış. Yalnız, bu kadar yolun sonunda insanın aklında bir soru kalıyor: Bunca hükmün ölçüsü ne?
Sandık elbette konuşur. Seçim döneminde telefonlar çalar, ziyaretler artar, yıllardır aranıp sorulmayan insanlar hatırlanır. Bunların içinde samimiyet de vardır, hesap da. Bazen ikisi aynı ziyarette bile bulunabilir.
Fakat bir ziyaretin niyetini yalnızca takvimine bakarak tayin edemeyiz. Seçimden önce arayanın mutlaka çıkar peşinde, seçimden sonra aramayanın da mutlaka samimiyetsiz olduğunu söylemek kolaydır. Kolay olan, her zaman doğru olan değildir.
Niyet okumak bedava; ispat etmek emek ister.
Gelelim ETSO meclis toplantılarına…
Toplantıların yarım saat sürdüğü, üyelerin zamanla katılımının azaldığı söyleniyor. Eğer tablo buysa elbette sorgulanmalı. Katılım oranları nedir? Hangi öneriler sunulmuş, hangi kararlar alınmış, üyelerin sorunlarından hangileri çözüme kavuşmuştur?
İşte bunlar konuşulması gereken meseleler.
Ancak toplantının süresini tutup kurumun verimliliğine hükmetmek, bir kitabı kaç dakikada okuduğuna bakıp içindeki bilgiyi ölçmeye benzer. Bazen uzun toplantı verimsizdir, bazen yarım saatlik toplantı çok iş görür. Belirleyici olan kronometre değil, sonuçtur.
Madem hesap soruyoruz, rakamları ve kayıtları da konuşalım. Yoksa kronometreyi bilirkişi, kanaati de belge yerine koymuş oluruz.
Ardından protokol fotoğrafları, yurt dışı seyahatleri, yatırımcılarla temaslar, ticari rant ve siyasi ikbal geliyor.
Bunların hepsi aynı torbaya konulabilir mi?
Bir protokol fotoğrafı, tek başına ne başarı belgesidir ne de çıkar kanıtı. Yurt dışına çıkmak da kendiliğinden bir ayrıcalık anlamına gelmez. Asıl soru, o ziyaretin kuruma ne kazandırdığıdır. Kurumun imkânları kişisel menfaate dönüştürülmüşse bunun somut dayanağı gösterilmelidir.
Şüphe soru sordurur; hüküm vermek içinse dayanak gerekir.
Recep Zıpkınkurt da Sezai Irmak da eleştirilebilir. Bir makama talip olan herkes geçmişini, vaatlerini ve çalışmalarını anlatmaya hazır olmalıdır. Kimse aday oldu diye eleştiriden muaf tutulamaz.
Ancak eleştiriyle itham arasındaki çizgiyi de kaybetmemek gerekir.
Birden fazla meslek grubundan aday olmanın etik olup olmadığı tartışılabilir. Fakat hangi kuralın ihlal edildiği açıklanmadan “hile” ve “fesat” gibi kelimeler kullanılırsa tartışma somut zeminden uzaklaşır.
Bir iddia varsa belgesi, bir usulsüzlük varsa dayanağı ortaya konur. Ağır kelimeler kanıtın yerine geçmez. Üstelik büyük harflerle yazılan bir iddia, sırf büyük harflerle yazıldı diye büyümez.
Eşlerin oy kullanması, oy pusulasında isim çizilmesi veya bir kişi hakkındaki hukuki süreçler de aynı ölçüyle ele alınmalı. Doğrulanabilir bilgi varsa konuşulur; yoksa aile ilişkilerinden sonuç çıkarmak eleştiriyi güçlendirmez.
Bir insanı sorgulamak başka, hakkında hüküm kurup sonra o hükme delil aramak başkadır.
Bir de ahilik meselesi var.
Ahilik, başkasına ahlak dersi vermekten ibaret değil. Rakibin kusurunu büyütürken kendi tarafının eksiğini küçültmek de ahilik terazisine pek yakışmaz. Terazinin bir kefesine rakibi, diğer kefesine kendi kanaatini koyup sonra adalet bekleyemeyiz.
Şimdi gelelim aynanın öteki yüzüne…
Minnoşum, başkasının yaşam standardını ve kazancını sorgulamak kolay da sen kendi yaşam standardını nasıl açıklıyorsun?
Ticaret mi yapıyorsun? Şirketlerin mi var? Çeltik arazilerinden gelir elde ediyor musun? Başka ticari faaliyetlerin mi bulunuyor?
Bunların hiçbiri ayıp değil. Ticaret yapmak da kazanmak da mülk sahibi olmak da başlı başına bir kusur değil. Ben kimsenin kazancına göz dikmiyorum; bir insanın yaşam standardından hareketle suç çıkarılabileceğini de düşünmüyorum.
Benim sorduğum daha basit: Başkalarının ekonomik imkânlarını sorgularken, aynı sorular sana yöneltildiğinde de açıklığı savunuyor musun?
Başkalarının kimden destek aldığını ve nasıl kazandığını sorgularken, sıra sana geldiğinde de aynı ölçüyü kabul edebilecek misin?
Tatlıcığım, mesele ne kadar kazandığın değil; başkalarına hangi ölçüyü uyguladığın. Ben senden bir suç itirafı değil, savunduğun ölçüde tutarlılık bekliyorum.
Bu soruların cevabını bilmeden herhangi bir hüküm vermiyorum. Ancak başkalarının gelir kaynaklarını tartışmaya açan birinin, kendisine yöneltilen makul soruları da sırf kendisine soruluyor diye değersiz saymaması gerekir.
ETSO seçimlerinde adayların projeleri, meclis üyelerinin performansı, kurumun bütçesi ve yapılan çalışmalar elbette sorgulansın. Kimin ne vaat ettiği, neyi gerçekleştirdiği, hangi sonuçları ortaya koyduğu konuşulsun.
Ama tartışma, kişilerin özel hayatlarına ilişkin imalarla değil, somut meselelerle yürüsün. Eleştiri cesaret ister; tutarlılık ise biraz daha fazlasını.
Lütfücüğüm, başkasının aynasındaki lekeyi göstermek için büyüteç kullanıyorsan, kendi aynana da aynı dikkatle bakman beklenir. Bunda gücenecek bir şey yok. Çünkü ayna kimsenin tarafını tutmaz; karşısında ne varsa onu gösterir.
Başkalarına hesap sormak bir hak olabilir. O hesabı hangi ölçüyle sorduğunu açıklamak da sorumluluktur.
Ve unutma: Aynayı başkasına çevirmek kolaydır.
Asıl mesele, kendine çevirdiğinde de gördüğünle yüzleşebilmektir.