Ali Kutlu’nun Kaleminden
Bir şehrin sınır kapısı dünyaya açılabilir. Ancak o kapıdan giren insanın dilini anlayamıyorsanız, önünüzdeki ticari fırsatın ne kadarını değerlendirebildiğinizi de sorgulamanız gerekir.
Edirne, Bulgaristan’a ve Yunanistan’a komşu. Her gün bu coğrafi yakınlığın ticari avantajlarından söz ediyoruz. Peki, bu avantajı gerçek bir kazanca dönüştürmek için ne kadar hazırlıklıyız?
Bulgaristan’dan, Yunanistan’dan gelen müşteri dükkâna giriyor. Esnafımız anlatmak istiyor, müşteri anlamaya çalışıyor. Birkaç kelime, el kol hareketleri, belki bir hesap makinesi… Alışveriş bir şekilde tamamlanıyor. Ya anlatılamayan ürünler, açıklanamayan fiyatlar ve kurulamayan güven yüzünden kaçırılan fırsatlar?
Komşu ülkeyle sınırımız var; peki, komşuyla aramızda neden hâlâ dil sınırı olsun?
Bir esnafın Bulgarca ya da Yunanca bilmesi elbette her sorunu çözmez. Fakat müşterisini anlayabilmesi, ürününü doğru anlatabilmesi ve güven ilişkisi kurabilmesi ticaretin önünü açar. Bu nedenle dil eğitimi, kişisel bir gelişim tercihinden ibaret değil; Edirne’nin ticari geleceği açısından değerlendirilmesi gereken bir imkândır.
Üstelik bu ihtiyaç bugün ortaya çıkmış değil. Edirne’de geçmişte Bulgarca kursları ve esnafa yönelik dil eğitimi çalışmaları yapıldı. Öyleyse asıl mesele, bu ihtiyacın varlığını yeniden keşfetmek değil, geçmişte edinilen deneyimlerin üzerine ne koyabildiğimizdir.
Geçmişte atılan adımların üzerine yenilerini koyabiliyor muyuz?
Buradan Edirne Halk Eğitimi Merkezi Müdürü Selahattin Yayla’ya sormak istiyorum:
Edirne esnafının Bulgarca ve Yunanca öğrenebilmesi için bugün yürütülen ya da planlanan bir çalışma var mı? Esnafın güncel talebi araştırıldı mı? Geçmişteki kurs deneyimlerinden yararlanılarak yeni bir eğitim programı hazırlanması gündemde mi?
Atılmış bir adım varsa öğrenmek isterim. Henüz bir çalışma planlanmadıysa, Edirne’nin coğrafi ve ticari konumu ortadayken bu ihtiyacın neden yeniden gündeme alınmadığını da sormak gerekir.
Çünkü mesele yalnızca kurs açmak değildir. Esnafın işini aksatmadan katılabileceği, günlük alışverişte kullanabileceği pratik bir program hazırlamak; eğitmeni, ders saatini ve katılımcıyı doğru planlamak gerekir. Bunun için de kurumların birbirinden habersiz hareket etmesi değil, ortak bir irade ortaya koyması önemlidir.
Edirne Valiliği’nin koordinasyonunda Halk Eğitimi Merkezi, İl Millî Eğitim Müdürlüğü, Edirne Ticaret ve Sanayi Odası (ETSO) ve ilgili esnaf kuruluşları bir araya gelebilir. Önce ihtiyaç belirlenir, ardından uygulanabilir bir eğitim programı hazırlanır.
ETSO’ya da soruyorum: Üyelerinin ticari faaliyetlerini geliştirecek Bulgarca ve Yunanca eğitimleri için güncel bir talep araştırması yapılması veya ilgili kurumlarla yeni bir çalışma başlatılması gündemde mi?
Edirne Esnaf ve Sanatkârları Kredi ve Kefalet Kooperatifleri Birliği Başkanı Harun Özen’e de bir sorum var: Esnafın bu ihtiyacının ilgili kurumlara iletilmesine ve olası bir eğitim çalışmasına destek verilmesine katkı sunmayı düşünür mü?
Burada kimseden tek başına bütün yükü üstlenmesini beklemiyorum. Beklentim, herkesin kendi sorumluluk alanında çözümün bir parçası olmasıdır.
Çünkü bir şehre gelen müşteri yalnızca para harcayan biri değildir; aynı zamanda o şehrin esnafıyla, insanıyla ve kültürüyle ilişki kuran bir misafirdir. Onunla doğru iletişim kurmak, bir alışverişin ötesinde, Edirne’nin ticari itibarına da katkı sağlar.
Benim derdim herhangi bir kurumu peşinen eleştirmek değil. Sorularım açık, önerim de belli: Esnafın ihtiyacı belirlensin, kurumlar ortak bir çalışma planı hazırlasın ve atılan adımlar kamuoyuyla paylaşılsın.
Çünkü bir şehrin ticari potansiyeli yalnızca sahip olduğu konumla değil, o konumu değerlendirecek hazırlığıyla ölçülür.
Edirne’nin sınır komşusu olması bir coğrafya gerçeği. Bu yakınlığı ticari kazanca dönüştürmek ise tercih, planlama ve iş birliği meselesi.
Sınır kapısını açmak coğrafyanın işi; o kapıdan gelen fırsatı değerlendirmek ise bizim sorumluluğumuz.
Ben sorumu sordum, önerimi ortaya koydum. Şimdi ilgili kurumlardan temenni değil, somut bir cevap bekliyorum.
Vesselam.