Dünya yanıyordu, evet.
Ama yangının ortasından geçenler yürümeyi öğrenirken,
kıyıda duranlar neden beklemeyi seçti?
Bu soru, bir dönemi anlamak için yeterlidir.
Çünkü tarih, yalnızca felaketleri değil;
felaketler karşısında alınan pozisyonları da kaydeder.
Aynı rüzgârın estiği coğrafyalarda kimi ülkeler savruldu, kimi yön buldu.
Kimi ilerledi, kimi olduğu yerde kaldı ve
kalmayı makul bir tutum gibi sunmayı tercih etti.
Şartların ağır olduğu inkâr edilemez.
Ancak ağır şartlar, her zaman aynı sonuçları doğurmaz.
Aynı çağda, aynı belirsizlik içinde yaşayan toplumların verdiği tepkiler birbirinden çok farklıydı.
Demek ki mesele yalnızca şartlar değil,
o şartlar karşısında gösterilen iradeydi.
II. Dünya Savaşı sona erdiğinde Avrupa harap durumdaydı.
Şehirler yıkılmış, sanayi tesisleri yerle bir olmuş, milyonlarca insan hayatını kaybetmişti.
Almanya ikiye bölünmüş, Japonya atom bombasının gölgesinde kalmıştı.
İtalya ve Fransa ağır borç yükleri altındaydı.
Ama dikkat çekici olan şuydu:
En ağır darbeyi alan ülkeler, en hızlı yön değiştirenler oldu.
Almanya kısa sürede üretimi merkeze aldı.
Japonya askerî gücünü kaybetmişti ama teknolojiyi yeni bir kimlik hâline getirdi.
Fransa tarım ve sanayiyi birlikte toparladı.
İtalya, yıkımın içinden ihracat ve markalar çıkardı.
Bu ülkelerin ortak noktası açıktı:
Felaket, onları durdurmadı; hızlandırdı.
Türkiye ise savaşın fiilen dışında kalmıştı.
Toprakları bombalanmadı.
Şehirleri yıkılmadı.
Sanayi tesisleri ayaktaydı.
Nüfusunun büyük bölümü hayattaydı.
Buna rağmen uzun yıllar boyunca
yoksulluk derinleşti, üretim zayıfladı, toplum nefes almakta zorlandı.
Savaşın enkazını temizleyen ülkeler ilerlerken,
enkaz görmeyen bir ülke neden yerinde saydı?
Bu sorunun cevabı, dış şartlarda aranamaz.
Çünkü şartlar, başkaları için çok daha ağırdı.
Demek ki farkı yaratan, yaşananlar değil;
yaşananlar karşısında alınan tutumdu.
Savaştan çıkan ülkeler risk aldı.
Yanlış yapma pahasına karar verdi.
Üretimi, eğitimi ve sanayiyi merkeze koydu.
Toplumdan fedakârlık isterken, yön gösterdi.
Türkiye ise uzun süre
beklemeyi, dengeyi korumayı ve görünür adımlar atmaktan kaçınmayı tercih etti.
Bu tercih ilk bakışta güvenliydi.
Ama zamanla güvenli alan, ilerlemenin önüne geçen bir duvara dönüştü.
Beklemek bazen akıldır.
Ancak beklemek kalıcı bir yönetim biçimine dönüştüğünde,
artık ihtiyattan değil, yönsüzlükten söz edilir.
Kararların sürekli ertelenmesi,
sorumluluğun zamana havale edilmesi anlamına gelir.
Bir millet yıllarca fedakârlık yapıyorsa,
ona yalnızca sabır telkin edemezsiniz.
Sabır, açıklama ister.
Açıklama yoksa, yük ağırlaşır.
Bu tercihlerin dış politikadaki yansıması da göz ardı edilemez.
Lozan Antlaşması çoğu zaman tek başına bir sonuç başlığı altında anıldı.
Oysa tarih, anlaşmaları yalnızca imzalandıkları günle değil,
sonrasında açılan ve kapanan imkânlarla değerlendirir.
Evet, yeni bir devlet uluslararası alanda tanındı.
Ama aynı masada, ileride geri dönülmesi zor olan dosyalar da kapandı.
Deniz yetki alanları, adalar meselesi ve bazı tarihî iddialar,
gelecek nesiller için artık tartışılması güç başlıklar hâline geldi.
Bu bir hezimet değildi.
Ama maksimum kazanım da değildi.
O günün şartlarında makul görülen tercihler,
zaman ilerledikçe hareket alanını daraltan sonuçlar üretti.
Ve yine aynı soru ortaya çıktı:
Daha fazlası mümkün müydü,
yoksa mümkün olabilecek olan erkenden mi kapatıldı?
Geçmişe sıkça atıf yapılır.
Kurucu iradenin adı anılır.
Ama onun cesareti ve hız isteği nadiren hatırlanır.
Geçmiş, ilerlemek için değil;
yerinde kalmayı gerekçelendirmek için kullanıldığında,
tarih bir referans olmaktan çıkar.
Bir ülkeyi yönetenlerin,
yalnızca hukuka değil,
o toprağın diliyle ve yüküyle de bağ kurması beklenir.
Aidiyet, belgelerde değil;
zor zamanda kiminle aynı yükü taşıdığında anlaşılır.
Millet, yönetenin kimliğini soyunda değil;
sıkıntı anında nerede durduğunda arar.
Bugün geriye dönüp bakıldığında,
bir dönemin tek bir kelimeyle açıklanması tesadüf değildir: “zorunluluk”.
Zorunluluk,
tercihin üzerini örten en kullanışlı kavramdır.
Ama tercihler ortadan kalkmaz.
Yalnızca daha sonra, sonuçlarıyla konuşur.
Ve tarih, er ya da geç şu soruyu sorar:
Yanmadığınız hâlde neden ilerleyemediniz?
Belki de cevap burada gizlidir.
Çünkü bazen kayıp,
yapılan yanlışlarda değil;
yapılmayan doğrularda birikir.
Ve Cumhuriyet için asıl mesele şudur:
Yıkım yaşanmamışken kaçırılan fırsatlar,
bazen en ağır bedel olarak geriye kalır.
Ali Kutlu
KRİZ ÇARŞIDA, SÖZ MAKAMDA
Bahaddin Özbuğutu
SAVUNMA SANAYİİ. MİLLİ YERLİ TEKNOLOJİ.
Didar Refika Ulvi
Su, Toprak, İnsan: Edirne
Ali SUPHİ
Fikir Cesaret İster
Fatih Kutlu
Zorbalığa Karşı Güçlü Çocuklar
Ömer Faruk
Başlık: “Ramazan ve Sessiz Güzellikleri”
İbrahim YANIK
Ramazan Geldiğinde İnsan Kendine Döner