Toplumun gündemini meşgul eden mesele, birkaç münferit hadisenin çok ötesinde; aileden başlayıp okula, oradan da bireyin iç dünyasına uzanan derin bir değer ve sorumluluk boşluğunun yansımasıdır.
Bugün konuştuğumuz şey, tek tek olaylar değil; gözümüzün önünde şekillenen bir neslin sessiz kırılma sürecidir. Bu kırılma, bir anda ortaya çıkmış değildir. Aksine, yılların ihmaliyle büyüyen bir çözülmenin sonucudur. Yönünü kaybeden, değerlerinden uzaklaşan ve giderek savrulan bir gençlik gerçeğiyle karşı karşıyayız. Buna rağmen hâlâ meseleyi basit vakalar üzerinden tartışmak, sorunun derinliğini inkâr etmekten başka bir anlam taşımamaktadır.
Eğitim kurumları artık yalnızca bilginin aktarıldığı yerler olmaktan çıkmış; karakter inşasının ihmal edildiği alanlara dönüşmüştür. Oysa unutulmamalıdır ki eğitim, sadece zihni değil, kalbi de şekillendirme sanatıdır. Yıllar boyunca çocuklara “başarılı ol” denilmiş; fakat “iyi insan ol” vurgusu geri planda bırakılmıştır. Notlar önemsenmiş, fakat ahlak ertelenmiştir. Bilgi artarken, vicdan aynı ölçüde beslenmemiştir ve bugünün sonuçları kaçınılmaz hâle gelmiştir.
Aile yapısında da dikkat çekici bir dönüşüm yaşanmaktadır. Çocuğunun hatasıyla yüzleşmekten kaçınan, yanlışını örtmeyi tercih eden; ancak en küçük akademik meselede öğretmeni sorgulamaktan geri durmayan bir anlayış giderek yaygınlaşmaktadır. Oysa bir zamanlar öğretmen, sözüne itibar edilen bir rehberdi. Bugün ise kimi zaman hesap sorulacak bir figüre indirgenmesi, eğitimdeki dengenin zayıfladığını göstermektedir.
Daha da düşündürücü olan ise, açıkça destek ihtiyacı bulunan çocuklar için gerekli adımların atılmamasıdır. Rehberlik süreçlerinin ciddiyetle ele alınmaması, sorunun ertelenmesine değil, büyümesine zemin hazırlamaktadır. Oysa bu durum yalnızca bireysel bir mesele değildir; ortak yaşam alanlarının güvenliğiyle doğrudan ilgilidir. Hiç kimsenin ihmali, bir başkasının hayatını riske atma hakkı doğurmaz. Özellikle okullar, yalnızca eğitim verilen yerler değil; güven ve sorumluluk duygusunun emanet edildiği mekânlardır.
Çocuk, en çok gördüğünden öğrenir. Evde saygı görmeyen bir çocuk, saygı duymayı öğrenemez. Sınırlarla tanışmayan bir birey, toplumsal sınırları tanımaz. Bu nedenle mesele yalnızca okulun değil; ailenin ve toplumun ortak sorumluluğudur.
Günümüzde pek çok aile, farkında olmadan çocuklarını değerler üzerinden değil, rekabet üzerinden şekillendirmektedir. Merhametin yerini başarı hırsı, vicdanın yerini çıkar kaygısı aldığında, ortaya çıkan tablo şaşırtıcı değildir. Oysa bu toprakların eğitim anlayışı, yalnızca bilgi kazandırmayı değil; insan yetiştirmeyi esas alır. Saygıyı, şefkati, sorumluluğu ve vicdanı merkeze almayan bir eğitim, ne kadar parlak görünürse görünsün eksik kalacaktır.
Artık meseleye daha açık bir yerden bakmak zorundayız. Karşı karşıya olduğumuz sorun, bir sistemden çok bir zihniyet meselesidir. Çocukların hangi değerlerle büyütüldüğü, geleceğin nasıl şekilleneceğini belirler.
Sonuçta her bireyin kendisine sorması gereken temel bir soru vardır:
Biz gerçekten insan mı yetiştiriyoruz, yoksa sadece başarı sonuçları mı üretiyoruz?
Çünkü değerler zayıfladığında eğitim anlamını yitirir.
Saygı azaldığında otorite sarsılır.
Vicdan eksildiğinde toplum çözülmeye başlar.
Ve en nihayetinde, bir toplum kendi yetiştirdiği kuşakla yüzleşmek zorunda kalıyorsa, bu artık gecikmiş bir uyarıdır; görmezden gelinen her şeyin hesabının açığa çıktığı andır.