Bazı yazılar vardır; insan okurken bir lokantaya gidildiğini değil, sanki küçük çaplı bir denetim gezisi yapıldığını düşünüyor.
Masa silinmemiş.
Garson menüyü bilmiyor.
Menüde kaldırılmış bir yemek hâlâ duruyor.
Karpuz Uzunköprü’den geliyor.
Derken bir yemek daveti, baştan sona rapora dönüşüyor.
Elbette herkes gittiği yeri beğenmeyebilir. Gördüğünü yazar, eleştirir. Buna kimsenin itirazı yok.
Ama Minnoşum, mesele biraz da gördüğün şeye ne kadar anlam yüklediğin.
Bir masa silinmemiş olabilir.
Bir garson bir yemeğin içeriğini bilmiyor olabilir.
Bunlar yazılır.
Ama birkaç ayrıntıdan koca bir işletmenin fotoğrafını çıkarınca insan ister istemez soruyor:
Acaba gerçekten yemek mi değerlendiriliyor, yoksa yaşanan akşam biraz fazla mı büyütülüyor?
Bilmiyoruz.
O yüzden niyet de okumuyoruz.
Fakat yazının sonunda gelen şu cümle insanın dikkatini çekiyor:
“Fiyatları mı merak ettiniz? Edirne standartlarının çok üstünde…”
İyi de hangi standardın?
Neye göre?
Hangi işletmeyle karşılaştırıldı?
Bunlar yoksa, “çok pahalı” demek biraz kişinin kendi ölçüsü olarak kalmıyor mu?
Çünkü bir işletmenin fiyatını eleştirmek elbette herkesin hakkıdır; ancak ölçüsü ve dayanağı ortaya konmadan yapılan ağır bir değerlendirme, okuyucuda o işletmenin ticari itibarına ve tercih edilmesine yönelik olumsuz bir kanaat de oluşturabilir.
Gazeteci elbette eleştirebilir; fakat bir işletmenin ekmeğine dokunan cümleler kurarken, o kelimelerin nasıl bir anlam taşıyacağını da hesap etmek gerekmez mi?
Üstelik yazının içinde tandır beğeniliyor.
Mekânın tarihi anlatılıyor.
Yatırımın ciddi olduğu söyleniyor.
Mutfağına güvenildiği belirtiliyor.
O zaman neden bütün fotoğraf birkaç kusurun yakın planından oluşuyor?
İşte burada insanın aklına başka bir soru daha geliyor:
Acaba kusurlar mı bu kadar büyüktü, yoksa mercek mi biraz fazla yakındı?
Belki gerçekten kötü bir hizmet yaşandı.
Belki de sıradan bir müşteriye gösterilen sıradan ilgi, beklenen kadar özel değildi.
Bunu bilemeyiz.
Zaten bilmediğimiz bir şeyi gerçekmiş gibi yazmak da gazetecilik olmaz.
Ama yazıdaki ayrıntı bolluğu insanı ister istemez gülümsetiyor.
Masanın silinmediğini öğrendik.
Garsonun menüyü bilmediğini öğrendik.
Karpuzun nereden geldiğini de öğrendik.
Karpuzun çekirdeğini de sorguya çekseydin, Minnoşum?
Malum, bu kadar ayrıntılı bir incelemede onun da söyleyecekleri vardır.
Şimdi hesabı biz çıkarmayalım.
Sadece şunu soralım:
Masadaki hesap mı bitti, yoksa bazı hesaplar satır aralarında mı kaldı?
Cevabı okuyucu versin.
Çünkü bazen iyi yazı, her şeyi söyleyen değil; okuyucuya biraz düşünme payı bırakan yazıdır.
Ver coşkuyu, Minnoşum.
Ama kalem coşarken, teraziyi de elinden düşürme.
Ömer Faruk