İnsan, etten kemikten ibaret değildir. Onu insan yapan; yürüyüşü, konuşması ya da kalabalıklar içindeki varlığı değil, kalabalığa rağmen kendi aklıyla kalabilmesidir. Çünkü düşünmek sıradan bir eylemdir; ama akletmek bir mesuliyettir. Ve fikir üretmek… İşte o, cesaret ister.
Bu çağda herkes konuşuyor. Gürültü çok, söz çok, yorum çok. Fakat hakikat az. Çünkü hakikat, zahmetli bir yolculuğun sonunda bulunur. Emek ister, yalnızlık ister, bazen de bedel ister. Oysa hazır düşünceler raflarda dizili duruyor. Paketlenmiş, süslenmiş, sloganlaştırılmış… Sana sadece satın almak kalıyor. Düşünmek yerine ezberlemek, akletmek yerine tekrar etmek, sorgulamak yerine alkışlamak…
Kolay olan her zaman caziptir.
Bugün fikir dediğimiz şey çoğu zaman bir tüketim nesnesine dönüştürülmüş durumda. Reklamı güçlü olan düşünce “doğru”, çok paylaşılan fikir “haklı” kabul ediliyor. Oysa hakikat, alkış sayısıyla ölçülmez. Gerçek; çoğunluğun değil, vicdanın terazisinde tartılır.
İnsan zihni, konforu sever. Konfor ise sorgulamayı sevmez. Çünkü sorgulamak düzeni rahatsız eder. Soru sormak, verilen role itiraz etmektir. Kendine biçilen elbiseyi denemeden giymemektir. Ve bu tavır, her devirde risklidir.
Çünkü fikri olan insan; yönlendirilemeyen insandır.
Yönlendirilemeyen insan ise muktedirlerin işine gelmez. O yüzden fikir üretmek bazen yalnız kalmaktır. Bazen yanlış anlaşılmaktır. Bazen de etiketlenmektir. Ama yine de fikrin haysiyeti vardır. Onu taşıyan insanı dik tutar. Zengin yapmayabilir, makam sahibi yapmayabilir; fakat şahsiyet sahibi yapar.
Şahsiyet… İşte asıl servet budur.
Bugün birçok insan başkalarının kaleminden yazılmış cümlelerle yaşıyor. Başkalarının kurduğu cümlelerle seviyor, öfkeleniyor, inanıyor. Kendi zihnini işletmeden hüküm veriyor.
Okul yıllarımı hatırlıyorum. Sınıfta çoğu zaman aynı cümleler dolaşırdı. Aynı düşünceler tekrar edilir, aynı yorumlar doğru kabul edilirdi. Bir gün öğretmen bir soru sordu. Parmaklar hızla kalktı, cevaplar peş peşe geldi. Ben sustum. Çünkü gerçekten ne düşündüğümü bilmiyordum; sadece duyduklarımı tekrar edebilirdim. O an şunu fark ettim: Konuşuyor olmak, düşünmüş olmak demek değildi. İlk kez o gün, kalabalığın içinde susup kendi fikrimi aramayı seçtim. Alkış yoktu. Ama içimde tuhaf bir berraklık vardı.
Oysa akıl, kullanılmadığında körelir. Fikir üretilmediğinde paslanır. Ve insan, başkalarının düşünce deposunda taşınan bir yük haline gelir.
Kendin olmak, zahmetlidir. Çünkü düşünmek yorucudur. Her meseleye yeniden bakmak, her bilgiyi süzmek, her hükmü vicdandan geçirmek emek ister. Fakat bu emek, insanı özgürleştirir. Özgürlük ise bedava değildir.
Kolay olan; kalabalığın içinde kaybolmaktır. Zor olan; kalabalığın ortasında kendin kalabilmektir.
Bugün “başarılı” denilen birçok hayat, başkasının yazdığı senaryoyu iyi oynamaktan ibaret. Alkış çok, ışık çok, görünürlük çok… Ama derinlik? İşte o, nadir. Çünkü derinlik; sessizlikte büyür. Şovda değil.
Ahlak bile zamana göre eğilip bükülürken, fikir sabit kalmaya çalışır. Güce göre şekillenen doğruların arasında, vicdana göre duran bir doğru bulmak kolay değildir. Ama mümkündür. Yeter ki insan, düşünme zahmetinden kaçmasın.
Fikir sahibi olmak; her şeye muhalif olmak değildir. Fikir sahibi olmak; her şeyi körü körüne kabul etmemektir. Ne alkışa göre konuşmak ne de korkuya göre susmaktır. İnsanın kendi içindeki teraziyi şaşırtmamasıdır.
Bugün bize sunulan en büyük konfor, hazır kanaatlerdir. Fakat en büyük kayıp da budur. Çünkü hazır kanaat, hazır kimlik üretir. Hazır kimlik ise hazır bir hayat demektir.
Oysa insan, kendine ait bir cümle kurabildiği kadar vardır.
Belki bu yol yorar. Belki yalnız bırakır. Belki ağır gelir. Ama insanı insan yapan da budur: Zor olanı göze alabilmesi.
Seçim hep önümüzde duruyor.
Ya başkalarının yazdığı metinde figüran olacağız…
Ya da kendi fikrimizin cümlesini kurup, az ama sahici bir hayat yaşayacağız.
Tercih, cesareti olanın.
Hafızaya emanet.
ALİ SUPHİ
Fatih Kutlu
Üç Sac Ayağı: Antrenör, Sporcu, Veli
Bahaddin Özbuğutu
REİS VE ROMAN KARDEŞLERİ.
İbrahim YANIK
Armutlu: Geçmişin Sesi, Geleceğin Umudu
Ali SUPHİ
Bir Fikrin Ardından: Zamanın Tarttığı Adam
Didar Refika Ulvi
Ay Sonuna Sıkışan Hayatlar
Ömer Faruk
Beş Bin Adalet, Yirmi Bin Hikâye...
Ali Kutlu
“Güzelleştirme mi, Sorgulanması Gereken Bir Süreç mi?”