Bazı şeyler bir günde bozulmaz.
Önce alışılır.
Sonra kabullenilir.
En sonunda da normal kabul edilir.
Asıl tehlike de burada başlar.
Çünkü bir toplumun, bir kurumun ya da bir düzenin çöküşü çoğu zaman büyük bir gürültüyle gelmez. Önce küçük bir ayrıcalık girer hayatımıza. Ardından küçük bir suskunluk. Sonra “Aman şimdi sırası değil” denilen bir yanlış.
Derken yanlışlar çoğalır.
Ve bir gün herkes, dün kabul edilemez olan şeyi bugün neden bu kadar doğal karşıladığını unutmuştur.
İşte pas böyle işler.
Sessizdir ama hafızası kuvvetlidir.
Bir demirin üzerindeki ilk pas lekesi kimseyi korkutmaz.
“Temizlenir” dersiniz.
Üzerine boya çekersiniz.
Parlatırsınız.
Hatta uzaktan bakıldığında eskisinden daha güzel bile gösterebilirsiniz.
Ama demirin içindeki çürüme boyadan anlamaz.
Çünkü bazı şeyler görüntüyle düzelmez.
Üzerini kapatmak, ortadan kaldırmak değildir.
Kurumlarda da aynı yanılgıyı yaşıyoruz.
Bir yanlışın üzerini güzel cümlelerle kapatıyoruz.
Bir başarısızlığı sunumla parlatıyoruz.
Bir liyakatsizliği “tecrübe” diye paketliyoruz.
Bir yakınlığı “vefa” diye isimlendiriyoruz.
Torpile torpil dememek için de kelime dağarcığımızı genişletiyoruz.
Ne kadar zarif!
Yanlış değişmiyor ama adı değişiyor.
Bir göreve ehil olmayanı getirmek yalnızca bir koltuğu yanlış kişiye vermek değildir.
O görevi hak eden insanın önünü kesmektir.
Daha da önemlisi, o hizmeti bekleyen insanların hakkını geciktirmektir.
Çünkü liyakat, bir insanın kişisel meselesi değildir.
Bir toplumun adalet terazisidir.
Ehil olan bekliyor, yakın olan yükseliyorsa…
Çalışan yoruluyor, ilişkisi güçlü olan kazanıyorsa…
Bilgi geri çekiliyor, bağlantı öne çıkıyorsa…
Orada artık başarıdan değil, düzenlenmiş bir ayrıcalık sisteminden söz etmek gerekir.
Sonra buna da “başarı” denir.
İnsan gerçekten hayret ediyor.
Bazı yerlerde liyakat kapıdan girerken, torpil içeriden karşılanıyor.
Makamın insana verdiği en büyük imkân güç değil, kendini sınama fırsatıdır.
Çünkü makam insanı değiştirmekten çok, içinde olanı görünür hâle getirir.
Kimi insan yetki alınca daha adil olur.
Kimi daha sorumlu.
Kimi ise koltuğa oturduğu anda, kendisini koltuğun sahibi zannetmeye başlar.
Oysa koltuk emanettir.
Yetki emanettir.
Görev emanettir.
İnsan o makamdan ayrıldığında arkasından yalnızca bir sandalye kalır.
Fakat o sandalyede nasıl oturduğu, insanların hayatında bıraktığı iz olarak yaşamaya devam eder.
Bazıları bunu çok geç anlar.
Çünkü koltuğun yüksekliğini kendi yüksekliği sananlar vardır.
Bir başka tuhaflık daha var.
Kendi tarafının yanlışına perde çekenler, karşı tarafın yanlışına projektör tutuyor.
Kendi yakınının yetersizliğine “zamana ihtiyacı var” diyor.
Başkasının yetersizliğinde ise hemen hüküm veriyor.
Kendi adamının hatasına “insanlık hâli” deniliyor.
Ötekinin aynı hatası “karakter sorunu” oluyor.
Böyle bir yerde adaletin terazisi yoktur.
Sadece tarafı vardır.
Oysa gerçek adalet, yapanın kim olduğuna bakmadan yanlışa yanlış diyebilmektir.
Bunu yapamıyorsanız taraf olabilirsiniz.
Ama hakkaniyet iddiasında bulunamazsınız.
Pasın en tehlikeli tarafı, zamanla göze görünmez hâle gelmesidir.
İnsan dün itiraz ettiği şeye bugün alışır.
Dün ayıp saydığı davranışı bugün “normal düzen” diye kabul eder.
Dün karşı çıktığı ayrıcalığı bugün kendi yakını kullanınca sessizce izler.
Sonra da dönüp topluma ahlak dersi verir.
İşte burada insanın kendisine sorması gereken soru şudur:
“Ben doğruyu mu savunuyorum, yoksa sadece kendi tarafımı mı?”
Bu soruya dürüstçe cevap veremeyenlerin adalet üzerine konuşması, biraz da teraziyi cebinde taşıyıp herkesi tartmaya benzer.
Kurumlar tabeladan ibaret değildir.
Makam odasından hiç değildir.
Bir kurumun gerçek gücü; ehliyet, adalet, güven ve sorumluluktur.
Bunlar yoksa bina ayakta kalabilir.
Tabela yerinde durabilir.
Toplantılar yapılabilir.
Fotoğraflar çekilebilir.
Alkışlar duyulabilir.
Fakat kurumun taşıyıcı kolonları içeriden zayıflamışsa, bütün o gösterişli görüntü yalnızca ertelenmiş bir gerçeğin dekorudur.
Çünkü görüntü taşımaz.
Yükü taşıyan, sağlamlıktır.
Bugün çok güzel sözler duyuyoruz.
Büyük hedefler.
Büyük projeler.
Büyük gelecek vaatleri.
Elbette söz değerlidir.
Ama sözün kıymeti, arkasında sonuç varsa vardır.
İnsanların hayatına dokunmayan proje, yalnızca kâğıt üzerinde büyüktür.
İş üretmeyen makam, yalnızca tabelada büyüktür.
Adalet üretmeyen yetki ise yalnızca sahibinin egosunu büyütür.
Bu nedenle artık kimin ne söylediğinden çok, ne bıraktığına bakmak gerekir.
Çünkü alkışın sesi kesilir.
Fotoğrafın rengi solar.
Koltuk el değiştirir.
Ama yapılan işin sonucu insanlarla yaşamaya devam eder.
Ve şimdi gelelim meselenin en ağır tarafına.
Hakkaniyetten söz etmek kolaydır.
Asıl mesele, başkasının hakkının eksildiği yerde kendi payına düşen koltuğa ne kadar rahat oturduğundur.
Bir insanın emeği görmezden gelinerek, bir başkasının hakkı yenilerek, ehil olan kenara itilerek elde edilen makamın üzerinde oturup adaletten söz etmek…
Bunun adı hakkaniyet değildir.
Bu, kendi rahatını adalet cümleleriyle meşrulaştırmaktır.
Çünkü bazı koltuklar insanı yükseltmez.
Sadece oturanın gerçek boyunu gösterir.
Ve başkasının hakkı üzerine oturanların, adalet üzerine nutuk atmadan önce yapmaları gereken çok daha basit bir şey vardır:
Önce kalkıp aynaya bakmak.
Çünkü zaman herkese aynı soruyu sorar:
“Sen o makama nasıl geldin ve o makamdayken kimin hakkını korudun?”
Cevabı insanlardan saklayabilirsiniz.
Kendinizden saklayamazsınız.
Emre Batu