Ali Suphi’nin Kaleminden
Vatanını yüreğinde taşıyan, bayrağına sevdalı, milletinin kederini kendi kederi bilen herkes adına soruyorum: Biz ne ara bu kadar yorulduk birader?
Memleketin manzarasına bakıyorum; yarınlarımızın üzerine kurşuni bir gökyüzü çökmüş gibi. Evlatlarımızın geleceğini düşünürken içimizden aydınlık bir yol geçsin istiyoruz. Ne var ki gördüklerimiz, hayallerimizin üzerine gölge düşürüyor. Umut dediğimiz kandil titriyor; yine de karanlığa teslim olmak istemiyoruz.
Bazen insanın söyleyecek çok sözü oluyor, fakat kelimeler boğazında düğümleniyor. Konuşsan sesin gürültüye karışıyor, sussan vicdanın rahat bırakmıyor. Ört ki ölem birader! Çünkü bazı zamanlar insanı asıl yoran, yaşananlardan çok, bütün bunların karşısında duyduğu çaresizlik oluyor.
İçinde yaşadığımız çağın en tehlikeli oyunlarından biri, yalanla gerçeği aynı yatağa sokup bu birliktelikten algı denilen melez bir evlat dünyaya getirmektir. Yalanın yüzüne hakikat maskesi takılıyor, sonra da kalabalıkların önüne çıkarılıyor. Gerçeğin ne söylediğinden çok, kimin söylediği ve kaç kişiyi peşinden sürüklediği önem kazanıyor.
Daha vahimi, bu düzene alışmak. Yalan sıradanlaşır, dürüstlük saflık sayılır, samimiyet şüphe uyandırırsa toplumun ahlaki terazisi şaşar. İnsanlar hakikati aramak yerine inanmak istediklerini seçmeye başladığında, kaybedilen yalnızca doğrular değil, birbirimize duyduğumuz güvendir.
Bir de dillerinde hizmet, hesaplarında menfaat taşıyanlar var. Makamı emanet değil mülk, yetkiyi sorumluluk değil ayrıcalık sayanlar… Kendilerini toplumun üzerinde görenlere sormak gerekiyor: Makam mı insanı büyütür, yoksa insan mı oturduğu makama değer katar?
Ziya Paşa’nın yıllar öncesinden yükselen dizeleri, bugün de kibir karşısında anlamını koruyor:
“Kibre ne sebep? Yoksa vezirim deyu gerçek,
Sen kendini düstûr-ı mükerrem mi sanırsın?”
Unvanlar değişiyor, iktidarlar el değiştiriyor, fakat kendini başkalarından üstün görme hastalığı bir türlü sona ermiyor. Kibir, zamanın ruhuna uygun yeni bir kisve bulup yeniden karşımıza çıkıyor.
Oysa insanın gerçek sınavı, başkalarına söz geçirmek değil, kendi nefsine sınır çizebilmektir. Güç elindeyken adil, çıkarın söz konusuyken vicdanlı kalabilmektir. Çünkü karakter, kalabalıkların önünde söylenen sözlerle değil, kimsenin görmediği yerde yapılan tercihlerle belli olur.
Kimse kusursuz değildir. Hepimiz yanılabilir, yanlış yapabiliriz. Asıl mesele, hatayı örtmek yerine kabul edebilmek; özür dilemeyi küçülmek sanmamak ve başkasının hakkını kendi menfaatinden üstün tutabilmektir.
Bir milleti ayakta tutan yalnızca sınırları, bayrağı ve tarihi değildir; adalete duyduğu inanç, insanların birbirine gösterdiği itimat ve gelecek kuşaklara bıraktığı ahlaki mirastır. Bir toplumun çözülüşü bazen binalar yıkılmadan, sınırlar değişmeden başlar: İnsanlar birbirine inanmayı bıraktığında.
Bütün bunlara rağmen umudu terk etmek istemiyorum. Çünkü haksızlığın karşısında susmayan, çıkarı uğruna eğilmeyen, kimse görmese de doğru davranan insanlar hâlâ var. Bir toplumun vicdanını ayakta tutanlar, çoğu zaman en çok konuşanlar değil, doğrularından sessizce vazgeçmeyenlerdir.
Şimdi kendimize sormamız gereken soru şu, birader:
Bunca gösterişin, hesabın ve hakikat kılığına bürünmüş yalanın arasında insan kalmayı başarabilecek miyiz?
Makamlar el değiştirir, şöhret solar, alkış diner. Geriye, yükselirken kimin hakkını gözettiğimiz ve sahip olduğumuz imkânlarla nasıl bir iz bıraktığımız kalır.
İnsan, dünyaya bıraktığı unvanla değil, ardında bıraktığı vicdanla hatırlanır.