Ali Kutlu’nun kaleminden
Bazı yangınlar vardır; dumanı gökyüzüne yükselmez, sirenleri çalmaz, manşetlere düşmez. Ama en çok onlar yakar. Çünkü sessizdir. Çünkü içeridedir. Çünkü görünmezdir.
Bugün konuşmamız gereken şey tam da bu:
Evlerin içindeki sessizlik, çocukların içindeki gürültü.
Bir çocuk ne zaman kaybolur?
Sokağa düştüğünde mi…
Yoksa aynı evin içinde, kimsenin fark etmediği bir köşede sessizleştiğinde mi?
Artık mesele “çocuk nerede?” sorusu değil.
Asıl soru şu:
“Çocuk bizimle mi?”
Aynı çatı altında yaşayan ama birbirine yabancılaşan aileler…
Aynı sofrada oturup birbirine bakmayan gözler…
Ve giderek içine kapanan, anlaşılmadıkça uzaklaşan bir gençlik…
Bu bir “ergenlik dönemi” meselesi değildir.
Bu doğrudan bir ilgi, sorumluluk ve vicdan meselesidir.
Anne-baba olmak sadece büyütmek değildir.
Görmektir. Duymaktır. Hissetmektir.
Çünkü bazı suskunluklar vardır ki…
Bağırmaz, ama yardım ister.
Ve o sessizlik, çoğu zaman ilk olarak evin içinde başlar.
Ama mesele sadece aile değil…
Bir şehir, çocuklarını yalnızca ailelerin omzuna bırakamaz.
Çünkü bazı yükler, tek bir evin taşıyabileceğinden daha ağırdır.
O yüzden sormak zorundayız:
Bu şehirde kaç çocuk gerçekten takip ediliyor?
Kaç aileye gerçekten dokunuluyor?
Kaç gencin hayatına zamanında müdahale ediliyor?
Yoksa her şey…
raporlarda mı tamam?
Projeler var.
Toplantılar var.
Açılışlar var.
Ama sonuç var mı?
Kağıt üzerinde biten işler, hayatın içinde neden karşılık bulmuyor?
Bir belediyenin görevi sadece yol yapmak değildir.
Bir belediye, o yolda yürüyen çocuğun ruh hâlinden de sorumludur.
Çünkü mesele beton değil.
Mesele insan.
Ve en ağır başlık…
Madde bağımlılığı…
Artık uzak bir ihtimal değil.
“Başkalarının sorunu” hiç değil.
Bazen kapının dışında değil… içinde.
Ve çoğu zaman fark edildiğinde, artık çok geçtir.
Peki burada da sormayacak mıyız?
Önleyici çalışmalar nerede?
Sürekliliği olan bir sistem var mı?
Gençlere ulaşan gerçek bir dil kurulabiliyor mu?
Yoksa birkaç etkinlik, birkaç paylaşım…
ve ardından gelen derin bir sessizlik mi?
Yerel mecralar…
Mikrofonu olan herkes aslında bir tercih yapar:
Ya gerçeği büyütür… ya da görüntüyü parlatır.
Bu şehirde çocuklara, ailelere, gençlere yönelik gerçek programlar var mı?
Varsa:
Etkisi ölçülüyor mu?
Yoksa sadece konuşulup geçilen, tüketilen içerikler mi?
Ve daha önemlisi:
Bu konuları kim anlatıyor?
Çünkü bazı meseleler vardır ki…
yanlış ağızdan çıktığında, doğru söz bile etkisini kaybeder.
Bu yüzden bu konular;
reklam diliyle değil, gerçeklik diliyle konuşulmalıdır.
Süslenmeden…
yumuşatılmadan…
saklanmadan…
Bugün bu satırlar…
Kimseyi hedef almak için değil…
ama kimseyi de rahat bırakmamak için yazıldı.
Çünkü bazı sorular vardır, cevapsız kaldıkça büyür:
Bu şehirde çocuklar gerçekten güvende mi?
Aileler gerçekten destekleniyor mu?
Kurumlar sahada mı, yoksa sadece dosyalarda mı?
Ve en ağır soru:
Biz gerçekten ilgileniyor muyuz… yoksa sadece izliyor muyuz?
Unutulmamalı…
Bir şehir en çok çocuklarının hâli kadar güçlüdür.
Ve bir çocuk sessizce kayboluyorsa…
orada sadece bir hayat değil, bir gelecek eksilir.
Bu yüzden bu mesele ertelenemez.
Devredilemez.
Görmezden gelinemez.
Çünkü bu…
Bir ihtimal değil.
Bir uyarı değil.
Bu, yaşanan bir gerçek.
Görünmeyen bir yangın
Vesselam...