Bazı yazılar vardır...
Okursunuz, bilgi verir.
Bazı yazılar vardır...
Okursunuz, fikir verir.
Bir de bazı yazılar vardır ki daha ilk satırından itibaren insana şunu düşündürür:
“Bu kalemi öfke mi tutmuş, yoksa bir başkasının hesabı mı?”
Çünkü hakikatle hesaplaşan kalem başka türlü yazar.
Hesaplaşmak için hakikati kullanan kalem ise başka türlü...
Son günlerde bir kez daha gördük ki seçim mevsimi yaklaştığında bazı insanların pusulası şaşabiliyor.
Düne kadar suskun olanlar konuşmaya,
uzaktan bakanlar ahkâm kesmeye,
kendi gölgelerinden korkanlar başkalarının ışığını sorgulamaya başlıyor.
Oysa hayatın değişmeyen bir kuralı vardır:
Bir insanı küçülterek büyüyen hiç kimse olmamıştır.
Hele ki ömrünü ticaretin içinde geçirmiş, yüzlerce insanla aynı sofrayı paylaşmış, sözüne güvenilmiş, imzası itibar görmüş bir insanı birkaç benzetmeyle değersiz göstermeye çalışmak...
Bu, rakibini küçültmek değil; okuyucunun zekâsını küçümsemektir.
Çünkü bu şehir insanını tanır.
Bu şehir kimin hangi günde nerede olduğunu bilir.
Kimlerin zor zamanda el uzattığını da bilir, kimlerin güvenli limanlardan ahkâm kestiğini de...
İtibar denilen şey öyle yazıyla çizilen bir resim değildir.
Yılların birikimidir.
Bir ömürlük muhasebedir.
Ve en önemlisi insanların gönlündeki terazidir.
Terazi...
Ne güzel şeydir.
Bir kefesine söz konur.
Diğer kefesine hayat.
Günün sonunda ağır gelen belirler hakikati.
İşte bu yüzden bazı insanlar hakkında hüküm vermeden önce onların söylediklerine değil, yaşadıklarına bakılır.
Çünkü karakter, insanın anlattığı değil; geride bıraktığı izdir.
Bugün birilerini hedef tahtasına koyarak kendisine rol biçenlerin anlamadığı şey de budur.
Gürültü ile ağırlık aynı şey değildir.
Ses çıkarmakla söz sahibi olmak da...
Ve ne yazık ki bazıları bunu çok geç öğrenir.
Özellikle de başkalarının gücünü kendi kudreti zannedenler...
Onlar için ayrı bir parantez açmak gerekir.
Çünkü emanet ile sahip olmak arasındaki farkı en çok onlar karıştırır.
Emanet bir makamın gölgesinde yürümek mümkündür.
Emanet bir nüfuzun sıcaklığında oturmak da mümkündür.
Hatta insan bir süre sonra ödünç aldığı kuvveti kendi kuvveti sanmaya bile başlayabilir.
Fakat hayatın değişmeyen bir adaleti vardır:
Emanet atla yapılan yolculuk, at sahibinin izin verdiği yere kadardır.
At geri alındığında ise ortada ne gösterişli yolculuk kalır ne de kendisini süvari zannedenler...
İşte bu yüzden insan önce kendi ağırlığıyla yürümeyi öğrenmelidir.
Başkalarının gölgesiyle serinleyenler, güneş yer değiştirince ne yapacağını bilemez.
Kendi sesi olmayanlar ise yankıyı marifet sanır.
Oysa yankının bir özelliği vardır:
Sahibi sustuğunda o da susar.
Bu şehir çok şey gördü.
Bir gün yükselip ertesi gün unutulan isimleri de gördü.
Kalabalıkları arkasına alıp yalnız kalanları da...
Fakat bir şeyi hiç değiştirmedi:
Vefasını...
Çünkü Edirne’nin hafızası kuvvetlidir.
Kimin taş üstüne taş koyduğunu da hatırlar, kimin taş atmayı marifet sandığını da...
Ve bugün konuşan bazı kalemlerin, yarın kendi söylediklerini tartmak zorunda kalacağı da unutulmamalıdır.
Nitekim Sezai Irmak gibi bu şehrin içinde yaşamış, bu şehrin yükünü omzunda taşımış isimler üzerinden konuşurken;
herkesin bir kere daha durup düşünmesi gerekir:
Kim kime ne söylüyor?
Kimin sözü kimin geçmişinden ağır?
Ve en önemlisi; söylenen söz, söyleyeni taşıyabilecek kadar sağlam mı?
Çünkü bu şehirde söz kolay söylenir ama ağırlığı her elde durmaz.
İnsanlar gelir geçer.
Makamlar gelir geçer.
Seçimler gelir geçer.
Ama ahlak kalır.
Dürüstlük kalır.
Saygınlık kalır.
Ve geriye dönüp bakıldığında insanın yanında taşıdığı en büyük sermaye de bunlar olur.
Bu yüzden bugün kalemini küçültmek için kullananlar, yarın büyütmek için kelime arayacaktır.
Çünkü hakikat bazen geç gelir.
Ama mutlaka gelir.
Ve geldiğinde kimsenin sesini yükseltmesine ihtiyaç duymaz.
Kendi ağırlığıyla konuşur.
Mizan şaşmaz.
Vesselam...
