Hakikatin en büyük düşmanı cehalet değildir.
Çünkü cehalet öğrenebilir.
Hakikatin en büyük düşmanı kibirdir.
Çünkü kibir öğrenmeye ihtiyaç duymaz.
Kendini zaten her şeyin üstünde görür.
Zamanın en ağır yaralarından biri de budur: İnsanların gerçeği bilmemesi değil, gerçeği duymak istememesidir.
Öyle bir zamandayız ki bazıları makamlarını bir aynaya çevirmiştir. Sabah kendi sözlerine bakar, akşam kendi seslerini dinlerler. Bir süre sonra etraflarında dönen dünyanın kendilerinden ibaret olduğuna inanırlar.
Oysa makam, insanın boyunu uzatmaz.
Sadece gölgesini büyütür.
Ne var ki gölgesini büyütenlerin kendini büyük sanması, insanlık tarihinin en eski yanılgılarından biridir.
İşte tam burada hakikat ile kibir karşı karşıya gelir.
Hakikat insana sınırını hatırlatır.
Kibir ise o sınırı unutturur.
Hakikat “sen de fanisin” der.
Kibir “sen farklısın” diye fısıldar.
Hakikat insanı toprağa çağırır.
Kibir, toprağı insanın altından çeker.
Bugün etrafımıza baktığımızda makamı karakterinden büyük hale gelmiş insanlarla karşılaşıyoruz.
Yetkiyle dili değişenler…
Güçle üslubu sertleşenler…
Eleştiriyi hakaret, sessizliği onay sananlar…
Ve en tehlikelisi; kendi yankısını hakikat zannedenler…
Oysa tarih, kendini vazgeçilmez sananların hikâyesi değil; unutuluşlarının sessiz kaydıdır.
Bir zamanlar dokunulmaz zannedilen nice isim, bugün yalnızca eski bir satırın gölgesidir.
Çünkü zaman, herkesin gerçek ölçüsünü saklamayan en adil terazidir.
İnsanı bir süre yanıltabilirsiniz.
Hakikatin üstünü bir süre örtebilirsiniz.
Kendi etrafınızda sahte bir düzen de kurabilirsiniz.
Fakat hakikati ortadan kaldıramazsınız.
Çünkü hakikat, insanların onayına ihtiyaç duymaz.
Gücünü kalabalıklardan değil, zamandan alır.
Ve zamanın önünde ne makam durabilir, ne servet, ne şöhret, ne de kibir.
Belki de insanın artık durup kendine bakmasının vaktidir. Çünkü hakikatten uzaklaşan her adım, insanı yalnızca doğru yoldan değil, kendi özünden de uzaklaştırır.
Makamların, unvanların ve geçici güçlerin gölgesine sığınanlar bilmelidir ki; insan, en çok kendi vicdanından kaçarken yorulur.
Zamanın karşısında ne gösteriş kalır ne büyüklük vehmi.
Geriye yalnızca insanın özü, sözü ve bıraktığı iz kalır.
Ve belki de bütün bu karmaşanın ortasında hatırlanması gereken en eski hakikat şudur:
“Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.”
Çünkü gün gelir makamlar boşalır.
Unvanlar silinir.
Kalabalıklar dağılır.
Fakat insanın hakikat karşısındaki duruşu kalır.
Asıl mesele de budur:
Hakikatin yanında mı durdun…
Yoksa onu işine gelmediği için görmezden mi geldin?
Hakikat, makamın değil insanın seviyesini ölçer.
Vesselam.
